2 Ocak 2008 Çarşamba

MAKAS

Biraz çevreni değiştirmiş olursun, derlerdi. Biraz çevreni. Dil kurslarına gidiyordum, turlara yazılıyordum, gezilere katılıyordum, çay partileri için bilet satın alıyordum. Bir gün bir yerde karşıma çıkacağını umuyordum. Ummanın yaşını geçtiğimin farkında değildim. Farkına vardıracak hiçbir şey olmamıştı ki. Aynalarla kurulan ilişkiler de nasıl olsa hep kaçamaktı. Hemen her çevrede aynı ikiyüzlülük, aynı çirkin oyunlar, aynı ucuz senaryolarla karşılaştım. Kimsenin düşüncesi yaşamıyla çakışmıyordu. Herkes başka türlü yaşıyor, başka türlü düşünüyordu. (Herkesin tasası da bana düşmüştü). Bütün kimlikler parçalanmış, bütün ilişkiler üç beş kişiye inmişti. Kalpleri küçük insanlarla görüşmemeye çalışıyordum. Kalpleri ve yaşamları küçük insanlarla başbaşa kaldım. Onları da terk ettim. Yalnız kaldım. Bir başına. Sert miydim? kırıcı mıydım? hayır ama sessizligimde ve uzaklığımda insanları ürküten bir doğruluk taşıyor olmalıydım. Benimle hep ölçülü, uzak ilişkiler kuruyorlardı. Belki beni duygusuz bile buluyorlardı. Kuru, yavan bir kadın diye nitelendiriliyor olmalıydım. Her şeye karşın gene de, bu insanların hakkımda neler düşündüklerini, neler hissettiklerini ölesiye merak ediyor, bilmek istiyordum. Önemsiyordum, çok önemsiyordum. Hiç önemsemiyormuş gibi gözüküp, deliler gibi önemsiyordum. Bu da benim ikilemimdi. Zaten tüm yaşamım böyle bir sarkaçtı aslında. Kimi hafta sonları evime çaya çağırdığım arkadaşlarla yaptığım toplantılarda kendimi herkese sevdirmeye çalışıyordum. Ama bu benim için hiç önemli değildi. Bu toplantılar tam anlamıyla orta sınıf insanların, ortalama toplantılarını aşamıyordu. Ufuksuzduk. Sınırlıydık. Sığdık. Herkes boşyücelikleriyle övünüyor, şişiniyor, herkes kendini, bir başkasına, bir başkasıymış gibi göstermeye çalışıyordu. Herkesin bir kendini tanıtma sorunu vardı. Onları kazanmak istiyordum. Belki degişirler, belki başka birileri olurlar (sana ne ayol?) Bir arada bulundugumuz insanları bile tanımıyor, anlamıyor, degiştiremiyorduk. Daha anlamlı, daha güzel bir hayat için ne kadar azdık. Ne kadar yetersizdik. Ne kadar yazıktık. Mutsuzduk. Kendimizi kandırıyor, kendimizi avutuyorduk. Kitaplar okuyor, dergiler izliyor, topluca tiyatrolara, sinemalara gidiyorduk. BİR KADININ DIŞTAN GÖRÜNÜŞÜ HER ZAMAN YANILTICIDIR. Benim serbest, ileri görüşlü bir kadın olduumu düşünerek benden yararlanmayı uman erkekler çıkıyordu çevremde. Oysa daha bakireydim, koynuma erkek almamıştım daha. Ne beklemiştim Ne ummuştum? hayatının rolünü bekleyen bir yıldız gibiydim. Ama henüz öyle bir senaryo gelmemişti önüme. Sanki o gün daha gelmemişti, beklediklerim, umduklarım, olmuyordu. Ama gelecekti o gün de, o da. Günler geçiyor ama içimdeki umut hep saklı. Hep duruyor. Sanki ben de duruyorum. Farkında olmadan ümit etmenin bedelini ödüyordum. Evet, evet hayatının rolünü bekleyen değeri anlaşılmamış bir yıldızdım ben. Ve gün günden bu bekleyiş acıklı acıklı bir hale dönüşüyordu. Yalnızlık içindeydim. Ve artık yalnızlıımdan ötürü ne yaptıımı bilemeyecek hale gelmiştim. Geceleri uzun hayaller kuruyordum. Hayal kurmak için bir an önce yatağa giriyordum. Aşk romanları okuyordum. Sanki aşk romanları da olmasa hiçbir şeye, hiçbir şeye inanmayacaktım. Oysa günler geçiyor, bizi kuşatan duvarlar durmadan yükseliyor, ufkumuz durmadan daralıyordu. Yaşlanmak buydu. Kendimize hareket olanaı tanımıyorduk. Kuşatılmıştık. Yanılgı yangınları kavurp duruyordu bir avuç yüreğimi : Hiçbir şeye gidemeyecektim. Yaşama korkaı olmuştum. Biliyordum. Hiç yaşamayacaktım. Gençliğim gidiyordu elden. Son zamanlarda çekilmiş hiçbir fotografımı beğenmiyor, fotografçılara kusur bulup duruyordum. Hicranlı şarkılara, rakı kadehlerine sığınmaya başlamıştım. Buzul güzelliğinin ardına sığınmış Cumhuriyetin ilk yıllarının ölümsüz kadınlarına benzemeye çalışıyordum; Yeniligin, yeni olmanın büyüsünü, yanılsamasını alabildiğine yaşayan, sürdüren kadınlarına. Ölümsüzlüklerinde coşkunun, inancın, yani cumhuriyetin ilk yıllarının sonsuz katkısı olsa gerek. Siyah-beyaz filmlerin kadınıydım ben. Saçlarıma perma yaptıracaktım. Tedavülden kalkmıştım ama bunu bir tek ben bilmiyordum. Onları da eskitmiştim. Sararmış defterlerden söz etmeyi de bayaı ve demode buluyor, ama onları koklarken ağlıyordum. Bunlara neler kilitlediğimi düşünüyordum. Hiçbir şey yazmaya, tarih düşmeye değmezdi. Onca boğucu ayrıntıyı bir kez daha defterlere geçirmişim, neye yarar? Bu tren beni kurtaracaktı, biliyorum. Sınırın ötesine geçirecekti; geçmişimden kurtaracaktı. Artık acı çekmeyecektim. Her şeye, her şeye gülümseyecektim. Müthiş bir trendi.

Hiçbir yerde durmayacak.

Hiçbir yere gitmeyecekti.
Beni geçmişimden, yanılgılarımdan, beklentilerinden kurtaracak, yeniden yaratmasa bile iptal edecek bu tren.

Yola çıkmıştı artık. Biliyordum, bir daha dönmeyecekti.

O da, tren de.



Duygusuz bir kadın değildim oysa. Boş zamanlarımda evde yalnızken aynanın karşısına geçer, teypte çalan kasetlere ağzımı kıpırdatarak eşlik ederdim. Elimde bir saç fırçası, mikrofon niyetine. Her defasında dakikalarca göz yaşı dökerdim, şarkı söylerken, gözlerimden yaşlar süzülürken, ben o şarkıları ben söylüyormuşum gibi yaparken, başka biri olurdum. Bambaşka biri. Ben olan biri. Bana benzeyen biri. En çok o zamanlarda kendime benzerdim. Bütün şarkılarda ağlardım. Onları ta içimde duyardım (şiirlerim gibi). Ne olurdu sanki sesim olsaydı. (Oysa koskoca kadınsım. Aynada kendimi görmüyor muydum?) Belki o zaman, işte o zaman, mutlu olurdum. Ben sahneye çıkardım ve herkes bana bakardı. Ne büyük mutluluktu bu! Kimse şarkılarımı bilmiyordu. Onlar benimdi. Kendim için döktüklerim. Kim düşünebilirdi ki boş zamanlarında teyp çalarken, benim ayna karşılarında.....
Kimseyle konuşacak bir şeyim kalmamıştı artık. Bütün hayatımız elli sözcüe inmişti. Bütün hayatı, elli sözcüün çevresinde yaşıyorduk. Usul usul çürümenin ne olduğunun farkına vardım. Öğleden sonraları çay içiyor, akşamları bazen sinemaya gidiyorduk. Perdede olup bitenleri izlemekte güçlük çekiyordum. Kendimden başka hiçbirşeyi düşünmez olmuştum. Ev toplantıları, evlenmiş arkadaşlarım, onların kocalarına ve çocuklarına ilişkin yığınla gevezelik, yemek tarifleri, tavalar nasıl temizlenir, istenmeyen tüyler nasıl yok edilir, ıspanak maskesi nasıl yapılır, şekerlenen reçeller için alınacak önlemler, şekerlenen düşler, şekerlenen hayaller için alınacak önlemler arasında gidip geliyor; Erol balkona çıkma! Ayşe onlarla oynama, Memet çok koşma sesleriyle kendime geliyor ve sonra yeniden kendimden geçiyordum. Küçücük yaşamlar kuruyorlar kendilerine. Televizyon dizilerini seyrediyorlar, onların sonlarını merak ediyorlar, kendi sonlarını merak etmiyorlar; çünkü kendi sonlarını biliyorlar. Dünyayla tüm ilişkileri bir yinelemeden ibaret. Onlardan nefret ettigimi ayrımsadım bir gün. Nasıl olduunu bilmiyorum. Evet, onlardan gizlice nefret ediyordum. Nefretimi aşırı nezaketimle örtüyor, onlara hep anlayışlı ve yakın davranmaya özen gösteriyordum. Bu nefreti kendimden bile saklamayı becerememiştim. Onları hor görüyordum, küçümsüyordum, yaşamlarında bir büyük eksiklik, bir boşluk varmış gibi geliyordu. Bir çarpıklık görüyordum hayatlarında, oysa onlara özeniyordum. Onlar gibi kocam, çocuklarım, evim-barkım olsun istiyordum. O hayata ne kadar katlanabilidim,-o ayrı konu- bilmiyordum. Bana gelince: benim yaşamım zaten yok tu ki, belki de bu yüzen tüm gerçekligi olanca çıplaklıgıyla görebiliyordum. Eğer siz sınırdaysanız, bütün denizlerin kıyılarına çekilmişseniz, her şeyi daha çıplak görebiliyordunuz. Böyle bir şansınız vardı. Bunu anlamıştım. Kendimi zaman zaman Dostoyevski kahramanlarına benzetiyordum. Yalnız oldukça alaturka bir kahramanlıktı bu. Ve bu hepimiz için kaçınılmazdı. Evet bir Dostoyevski kahramnı olduğumu düşünmek hoşuma gidiyordu. Çarpıcıydı, ilginçti, hayatımı kurtarıyordu. Göze alamadığım hayatımı. Yaşadığım bu düpedüzlük anlamlanıyordu. Hiçbir zaman yaşamayı göze alamamıştım. Hiç bir bedeli ödemeye yanaşmamıştım. Bu yürek yoktu bende. Bu yüzden de ne küçük şeyi bile yitirdiğimde, benim için büyük bir azap oluyordu. Normal bir insan olmaya çabalıyordum. Bütün gücümle olağan, normal bir insan olmaya uğraşıyordum. Sanki dengemi anca böyle koruyabilirmişim gibi geliyordu bana. Son derece sıradan, olağan, onaylanmış, kabul edilir, edilebilir bir insan. Bütün çabam da böyle bir insan olmaya yönelikti. Tığ işliyor, kazak örüyor, kitap okuyor, müzik dinliyordum. Tırnaklarımı kesiyor, dişlerimi fırçalıyor, eteklerimi ütülüyordum. Geceleri, yanımda bir erkek olmadığı için sokaga çıkamıyor, kimseyle de flört edemiyordum. Beni çok seven, çok normal bulan, çok saygı duyan, bana acıyan, benim çileciligimi namusluluk sanan bu insanlardan da şiddetle nefret ediyordum. Bütün çabalarım sonucunda elde ettiğim bu "takdir" yalnızca onlardan daha fazla nefret etmeme yarıyordu. Murathan Mungan, Murathan 95, Kırk Oda- Vesikalık Fotograflar, s: 277-279

1 yorum:

ezop dedi ki...

Üç Aynalı Kırk Oda'nın bu bölümünü bir kez daha okudum sayende ve senin de belirttiğin gibi nedense bizi barındırdığını hissettim içinde. Büyük düşlerini küçük dünyalara sığdırmaya çalıştığımızı düşündüm. Evet dostum büyük düşlerimiz, yaşama dair güçlü hayallerimiz var. Ama her nasılsa gittikçe küçülüyor dünyamız. Yüksek topuklu, sivri burunlu çizmeleriyle kadın günlerinde yavrusunun başarılarıyla övünen, yaramazlıklarından yakınan kadınlardan giderek kalmıyor farkımız. Git gide daralıyor çemberimiz. Ama bu büyük ölçüde bizim seçimimiz değil mi? Kurguladığımız olmasa da istediğimiz bu olmasa giderek küçültür müydük dünyamızı? Eğer ucunda mutlu olmak görünüyorsa, yaşamaktan ne zarar çıkar seçtiğimiz bu hayatı? :)